Latest entries
GEL, GEL, GEL YAZININ HASINA, SATIŞIN İNCELİKLERİNE GEL!

GEL, GEL, GEL YAZININ HASINA, SATIŞIN İNCELİKLERİNE GEL!

Şirketler sokak satıcılarından neler öğrenebilir?

Şirketlerin üst yönetimleri ve bu şirketlerin satış birimlerinde çalışanlar elbette satış hakkında pek çok şey bilirler. Ama bazen bildiklerini unuttukları olur. Bazısının kafası karışır; şirketleri büyüdükçe satışın temel prensiplerini bile es geçmeye başlar. Ancak bu durum çok uzun sürmez ve alarm çalar! Şirketler bu unutkanlığın bedelini kısa zamanda öderler. Üstelik bu ödemeyi de nakden yaparlar.

Satışları düşer, düşer, düşer…

Sokak Satıcıları “satış hakkında” bize çok şey öğretebilir. Ama ustalıklarını görmek için onlara dikkatli bakmak yetmez. Tevazu sahibi olmanız ve öğrenmeye açık olmanız gerekir. Şirket yöneticileri, birçok erişkinin küçük bir çocuğa bakarken duyduğu kibre sahip olmamalı, bu hataya düşmemelidir: “Küçükten öğrenilmez!”

Bunu dememelidirler. Çünkü herkesten öğrenilebilir.

Sokak satıcıları bize çok şey öğretebilir. Ancak bize öğretecekleri en önemli husus, satıştaki ilk ve en temel ögedir: Dikkat çek!

İlgiyi üzerinde toplamayı başarmak, satışın ilk adımıdır.

Bu, temel noktadır.

Bu, kırılma anıdır.

Dikkat çek ve ilgiyi topla.

İşte size sokak satıcılarının 10 dikkat çekme yönteminden ürettiklerim:

1. Bağır: Bu en eski ve en garantili yöntemdir. “Gel, gel” diye bağır. “Tezgâhıma gel, tezgâha gelme!” diye bağır. Yeter ki bağır. Kapının önüne çık, tezgâhın başına geç, el arabanın sürerken bağır. Sesini yükselt, kendini duyur! “Ben buradayım” demektir bu. Evet, bu en eski yöntemdir. Müşterine seslen. Hayır! Müşterine seslenme, düpedüz bağır, çağır ve yeter ki müşterinin sana bakmasını sağla.   

Manhattan'dan bir görüntü. Sokak satıcıları dünyanın her yerinde!

2. Güldür ve eğlendir: Pazar yerlerini, semt pazarlarını anımsa. Gömleğinin üzerine sütyen takmış, bıyıklı pazarcılar görürsün. Yaşını başını almış ve çoluk çocuğa karışmıştır. Gündelik hayatında kadınlarla yüzü kızararak konuşur ama tezgâhı sahnesidir, tiyatrosudur. Yüzlerce insana bir günde seslendiği kürsüdür: “İkizlere takke!” der ve devam eder: “Ivana Sert bizi seçti!”

3. Deneyim sun ve müşterinin kendisini sınamasını sağla: Hangimiz bir Kahramanmaraş dondurmacısının maharetli hareketlerini izlemeyi sevmeyiz! Hatta birçoğumuz bu fiyakalı dondurma tezgâhının önünde kendi becerimizi sınamaya kalkmışızdır. Yahut bir turistin veya bir çocuğun dondurma külahını yakalamak için gösterdiği çabayı keyifle izlemişizdir.

(Read more…)

REKABETÜSTÜ OLUN: “KENDİ KULVARINIZI YARATIN!”

REKABETÜSTÜ OLUN: “KENDİ KULVARINIZI YARATIN!”

Ortaokul ve lise yıllarımda futbola merak salmıştım. Ergenlik dönemimin başlangıcına kadar ilgimi çekmeyen bu spor, onunla tanıştığımda beni adeta büyülemiş, içine çekmişti. Sahada olmayı, koşmayı, terlemeyi, omuz omuza girilen mücadeleleri seviyordum. Oyunun sonunda takımımın kazanmasını seviyordum.

Çok söylenen bir sözü tekrarlayacak olursam, benim için “Futbol, asla sadece futbol değildi.”

Futbol oynadığım dönemde kalecilik yaptım. Gerçi besbelli, kale dışında da oynama becerilerimi geliştirmiştim ama benim asıl gözümü diktiğim pozisyon üç direğin ortasındaydı. Ancak bir sorunum vardı: Bir kaleci için ideal boyda değildim. O zamanlar boyum 1,70’i ancak geçiyordu. (Bugün 1,78’dir ve hala bir kaleci için ideal boyda değilim.)

Birçok kaleci arkadaşım benden hayli uzundu. Birlikte çalıştığım antrenörlerin hemen hepsi becerilerimi övüyor ama hemen arkasından bana şunu soruyorlardı: “Yaşın kaç Onur?”

Onlara yaşımı söylediğimde “Evet, boyun daha uzayabilir.” diyorlardı. Yani bütün iyi niyetleriyle bana bu işe devam etmem için gerekli umudu veriyorlardı. Bense onların soruları üzerine tedirgin oluyor “Ya boyum uzamazsa?” diye düşünüyor ve endişeleniyordum: Galiba hiçbir zaman düşlediğim kadar büyük bir kaleci olamayacaktım.

Şimdi geriye dönüp baktığımda kendi motivasyonumu yüksek tutmak için yaptığım şeyleri anımsıyorum. Türk ve yabancı kalecilerin hemen hepsini son derece iyi tanıyordum. Özellikle de boylarını iyice ezberlemiştim. Bugün eski İtalyan milli takım kalecisi Walter Zenga’nın boyunun 1,88 olduğunu da, Kolombiya kalecisi Higuita’nın ise sadece 1,75 olduğunu da aynı netlikle anımsıyorum.

O yıllarda "Jose Rene Higuita" yakın takibimdeydi.

Önemli Olan Oyunu Değiştirmektir

Gerçek başarı nedir?

Oynadığınız oyunu şekillendirmektir. İçine çekildiğiniz ya da bulduğunuz oyunu oynamak değil, oyunu istediğiniz hâle getirmektir. (Read more…)

"BU İŞ, KİŞİSEL DEĞİL." SAÇMA! HER ŞEY KİŞİSELDİR.

“BU İŞ, KİŞİSEL DEĞİL.” SAÇMA! HER ŞEY KİŞİSELDİR.

“Bu iş, kişisel değil.” saçmalığından kurtul. Fiyakalı söz ama koca bir zırva. Her şey kişiseldir. Bu fiyakalı sözün gizlemeye çalıştığı da budur. En sevdiğim filmlerden birinde söylenmiş olması onun saçma olduğu gerçeğini değiştirmiyor (“Baba”). Evet, bazen öldürdüğün kişiler için daha az acı çekmene hizmet ediyor olabilir. Ama bunun nedeni, bu sözün “koskoca bir YALAN olmasıdır.

Ayrıca iş hayatındaki insanların şirkete girerken “ego”larından arınmalarını sağlayan bir alet mi keşfedildi? Tibetli rahipler bile doğru düzgün beceremez, sufi dergâhlarında insanlar bunun için yıllarını verirken, nasıl oluyor da böyle bir yalana inanılması bekleniyor? Bu iş, kişisel değil, öyle mi? Sana küçük bir anımsatma: “Persona”, Latince kökenlidir ve “kişi” demektir. Personel sözcüğü de ondan türemiştir.

Tom Hagen, Sonny Corleone'ye serinin ilk bölümünde böyle diyordu: "Bu iş, kişisel değil."

(Read more…)

SEÇİM SİZİN: KENDİ OYUNUNUZU MU OYNAYACAKSINIZ YOKSA BAŞKASININ OYUNUNU BOZMAYA MI ÇALIŞACAKSINIZ?

SEÇİM SİZİN: KENDİ OYUNUNUZU MU OYNAYACAKSINIZ YOKSA BAŞKASININ OYUNUNU BOZMAYA MI ÇALIŞACAKSINIZ?

Bu hayatta hangisini seçeceksiniz?

Kendi oyununuzu mu oynayacaksınız yoksa başkalarının oyununu bozmaya mı çalışacaksınız?

Başarmak için hangi yolu seçeceksiniz?

Hemen söyleyeyim, eğer ilk seçeneğe “evet” diyorsanız, kendi kulvarınızı yaratabilirsiniz.

Ama yanıtınız ikinciyse elde edeceğiniz en iyi sonuç, diğerleri arasında biri olmak ve “ayakta kalmaktır.”

Bu da az şey değildir.

Hatta hiç fena değildir.

Ama o kadardır işte.

Joe Hyams’ın “Zen ve Savaş Sanatları” adlı kitabında bir anısını paylaşır bizlerle. Hyams, çok sayıda Uzak Doğu dövüş sporunda, ayrı derecelerde de olsa hayli yetkinleşmiş birisidir.

Kısa, öz ve etkili! Hyams'ın kitabı savaş sanatlarına değil, hayata dair. (Yol Yayınları)

Kitabında yapmış olduğu karşılaşmalardan bir tanesinde deneyim ve beceri eksiği çektiğini anlatır. Bu yüzden de rakibini şaşırtmaya çalışmış, aldatıcı hareketler yaparak ondan kaçacağını düşünmüştür. Buna karşılık kendi deyişiyle “sürekli darbeler almıştır.”

Karşılaşmanın bitiminde Kenpo Karate Ustası Ed Parker ,onu odasına çağırır ve ona “Niçin bu kadar sinirlisin?” diye sorar.

Hyams, şöyle yanıt verir: “Çünkü başaramıyorum.”

(Read more…)

SURVIVOR NİHAT'IN KALDIRILAMAZ AĞIRLIĞI YA DA BU HAYATTA NORMAL OLAN İYİLERİN ELENMESİ MİDİR?

SURVIVOR NİHAT’IN KALDIRILAMAZ AĞIRLIĞI YA DA BU HAYATTA NORMAL OLAN İYİLERİN ELENMESİ MİDİR?

1.

Survivor’ı izliyorum.

Hatta uzun zaman sonra ilk defa bir yarışmayı bu kadar keyifle izliyorum. Belki uzun yıllar sonra tekrar spor yapmaya başlamamla da ilgisi vardır bunun. Bilmiyorum.

Ama bir şeyi biliyorum.

Survivor Nihat ağır geliyor.

Elbette mesele kilosu değil. Elbette mesele “ağır bir adam” olması değil.

Survivor Nihat ağır geliyor. Ama bana değil.

Survivor Nihat ağır geliyor.

Survivor Alp’e, Survivor Mustafa’ya epey ağır geliyor, peşlerine de bir delikanlıyı takıyorlar. Hepsine ağır geliyor böylece.

2.

Survivor Nihat, yarışmalardaki en başarılı birkaç isimden biri. Hatta iş, iyi bir sporcu olmayı gerektirdiğinde en iyi iki adamdan biri.

Survivor Nihat, pek konuşmayan bir adam. Ağır duruyor. “O ne yapmış, bu ne yapmış”ın peşinde de değil. Dedikodu yapmıyor. Birilerini sevmiyorsa sevmiyor ama kötülemeye çalışmıyor. İşine gücüne bakıyor. Birilerine kırılıp –belki de kalp kırmamak için– içine atıyor.

Survivor Nihat, nazik görünüyor. Belli bir ilkeler bütününe inanıyor görünüyor. Ama sevilmiyor, istenmiyor.

Sürekli bir kulisin konusu oluyor.

O kulisi yapanlar “ruhunun olmamışlığına” gönderme yapıyor.

Onun huzur bozduğunu söylüyor.

Sürekli onu göndermekten söz ediyorlar.

Bu kulisi yapanların dilinden “ego”nun pek kötü bir şey olduğu düşmüyor.

Nihat Alptuğ Altınkaya

3.

Az çok psikolojiyle ilgilenen herkes bilir: Ego kaçınılmazdır.

Az çok psikolojiyle ilgilenen herkes bilir: Egoist olmak, narsist olmak bir şeydir, ego sahibi olmak başka bir şey.

Az çok psikanalizle ilgilenen herkes bilir: Bir şeyden aşırı yakınmak, başkasının değil ama sizin onunla ilgili bir probleminiz olduğunu gösteriyor olabilir.

Yani ortalıkta sürekli “egoları var” diye dolaşıyorsanız ilk sizden şüpheleniriz.

Demek istediğinizi anlarız. Egoist olmaktan söz ediyorsunuz, ondan yakınıyorsunuzdur. Ama dediğim gibi, çok yakınırsanız ilk sizden şüpheleniriz.

Üstelik narsist olduğunuzdan da şüphelenebiliriz, egoist olduğunuzdan da.

Biz kim miyiz?

Az çok psikolojiden anlayanlarız biz.

4.   

Fazla kulis yaparsanız, bunun bir anlamı vardır.

Ortada bir “plan” vardır: Ortada ya yenecek bir para, ya yenecek bir adam vardır.

Eh, siyasetten, yönetimden, stratejiden de az çok anlarız biz.

Biz kim miyiz?

Biz sizi dikkatle izleyenleriz.

(Read more…)

BİR ŞEY YAP, KÖŞENDEN ÇIK!

BİR ŞEY YAP, KÖŞENDEN ÇIK!

İnsanın içinde bulunduğu durumu değiştirememesi, bir türlü harekete geçememesi üzerine düşünüyordum.

İnsanın daha güzel bir yaşamı arzularken, yine kendi önüne çıkardığı engeller üzerine düşünüyordum.

İnsanın kaybedeceği şeyleri düşünmekten, hiçbir şey kazanamaması üzerine düşünüyordum.

İnsanın, geçici ve kısa vadeli mutluluklar için bazen tüm yaşamını hiç fark etmeden gözden çıkarması üzerine düşünüyordum. Bütün bunlar üzerine düşünüyordum ki aklıma yazar Arthur Koestler’in aktardığı bir anısı geldi. Şimdi bunu sizinle paylaşmak istiyorum.

Yazar Arthur Koestler, iç savaş yıllarında İspanya’dadır. Koestler, bir gün Franco yanlısı askerlerin kaldığı villaya doğru ilerlediklerini öğrenir. Aldığı bilgiye göre askerler gece yarısı villanın bulunduğu bölgeye ulaşacaklardır. Yazar, askerlerin eline geçerse büyük olasılıkla öldürüleceğini bilmektedir. Buna karşılık arkadaşının villasından dışarıya adım atma isteği duymaz. Çünkü dışarısı soğuk, karanlık ve yağmurludur. Oysa kendisi şimdi sımsıcak ve üstelik hayli rahat bir evdedir. Zihnine ve ruhuna güçlü bir isteksizlik çökmüştür. Koestler, harekete geçmeyi seçmek yerine işleri, dahası yaşamını “oluruna” bırakmıştır.

Koestler’in aklından o anda neler geçtiğini tam olarak bilemeyiz. Bu konuda çok konuşmaz çünkü. Hatta belki Franco’nun askerlerinden kaçmamasının o anda kendisinin bile kavrayamadığı nedenleri olabilir. Ama bildiğimiz bir şey var. Askerler gerçekten eve ulaşır ve Koestler’i tutuklarlar. O, uzun zaman tutuklu olarak kalır. Haftalar sonra araya giren bazı arkadaşları, yazarlar ve gazeteciler sayesinde serbest bırakılır. Neredeyse bir mucize olmuştur; öldürülmemiştir.

Arthur Koestler Dışarıyı Gözlüyor!

Şimdi düşünüyor ve Koestler’in ne hissettiğini anlamaya çalışıyorum. Hemen ardından aslında benim içimde de zaman zaman hortlayan bir Koestler olduğunu fark ediyorum. O, yokmuş gibi davranabilir, kafasını çıkarmaya çalıştığı an bir çekiç darbesiyle onu ezebilirim. Hayır, bunu yapmamalıyım diyorum kendi kendime. Daha derin bir kavrayışa ulaşmak için “nedenini” öğrenmeliyim bu işin. Kendime karşı “dürüst” olmalıyım ve “içtenlikle” hareket etmeliyim.

Bunun üzerine biraz daha düşünmeye karar veriyorum. Gün ışığına tutuyorum huyumu, suyumu. Bazı sorular soruyorum kendime “Neden” diyorum “bazen sadece bekliyor, ileriye doğru bir adım atmıyoruz?”, “Neden” diyorum “bazen sadece düşünüyor, düşünüyor, bir türlü harekete geçmiyoruz?”, “Neden” diyorum “istekli olduğumuzu söylerken bile sesimiz bir ölü gibi çıkıyor ve ayaklarımızı yere sürüyerek dolaşıyoruz?”

(Read more…)

DAHA İYİ BİR KARİYERİN VE BAŞARININ ÖNÜNDEKİ ENGEL: BASİT HATALAR.

DAHA İYİ BİR KARİYERİN VE BAŞARININ ÖNÜNDEKİ ENGEL: BASİT HATALAR.

 
Tenis maçlarında sık sık duyarız. Spiker oyunculardan birinin maç içinde fazla “basit hata” yaptığını söyler. Bazense ekrana maçın istatistik verileri gelir, orada görürüz basit hata sayısını.
 
Peki, basit hata nedir?

Basit hatalar sadece tenis oyuncularına mı özgüdür? Ya da sadece sporcuların dünyasında mı anlamı vardır bu sözün?

Biz, yaşamımızı sürerken basit hatalar yapmaz mıyız?

Pekâlâ, sayı alabilecek rahat bir pozisyondayken, topu fileye taktığımız olmamış mıdır?

Ya da daha açık konuşalım, harika olabilecek bir kariyeri basit hatalardan dolayı mahvettiğimiz olmaz mı?

 Olur! Hem de sık sık olur.

Hatta işin başındayken, daha yola çıkacakken, gelecek vadeden bir gençken çok sık olur. Şimdi basit hataların her türlüsüne değil, mesleğin ilk yıllarında adamın önünü tıkayanlarına bir göz atacağız. Aslında bunlara kariyer hataları demek tam tanımlamıyor durumu. Bunlar bazen koskoca bir ömrün heba olmasının nedeniyse eğer, onlar artık kariyer hataları değildir; yaşam hatalarıdır. Yaşamı mahveden hatalardır.

İlk önce, ilk soruyu yanıtlayalım.

Basit Hata Nedir?

Tenisteki karşılığını söyleyeyim, rakipten hiçbir baskı gelmemesine rağmen yapılan hataya, basit hata denir. Bazen odaklanma eksikliğinden, bazen temel becerilerdeki eksiklikten, bazense fiziksel hazırlığın yeterli olmamasından kaynaklanır. Futbol ve voleybol gibi oyunlarda da basit hata ifadesine yer verilir ama hiçbirinde teniste olduğu kadar öne çıkmaz.

Samantha Stosur (Dünya Tenis Sıralamasında 5 Numara Nisan 2012)

1.Basit Hata: “Ne Kadar Ekmek O Kadar Köfte” Diye Düşünmek

Bu en sık gördüklerimden biridir. Genç adam ya da kadın, işinden mutsuzdur ve öfkeyle “Bu kadar paraya, ben ancak bu kadar çalışırım.” der. Ne kadar ekmek, o kadar köfte yani. Gençtir, öfkelidir, mutsuzdur. Belki haklıdır mutsuz olmasında. Evet, aslında gençler birçok kez haklıdırlar öfkeli olmakta, mutsuz olmakta. Ama bu öfkenin işe yaradığı pek görülmemiştir. Haklı olmak bir şeydir, bu haklılığın işine yarayıp yaramaması bambaşka bir şey.

Üstelik bu haklılığı öfkeyle dilimize dolamak birçok defa bizi yanlış bir bakış açısına sürükler.

Genç, “Bu paraya bu kadar çalışırım” der.

Genç, “Bana gösterilen bu saygıya, karşılık bu kadar çalışırım” der.

Bir adalet arayışı gibi görünüyor, öyle değil mi?

O halde yanlış olan ne?

Ne yazık ki çok şey!

Eğer size değer verilmeyen bir yerdeyseniz, yapmanız gereken daha az çalışmak değildir. Yapmanız gereken orada çalışmamaktır! Orada olmamaktır.

(Read more…)

AKILLA MI YOKSA SEZGİYLE Mİ DAHA İYİ KARAR ALINIR?

AKILLA MI YOKSA SEZGİYLE Mİ DAHA İYİ KARAR ALINIR?

1.

Büyük lafları seviyoruz.

Büyük laflar dikkat çekiyor.

Bu yüzden ben de büyük bir laf edeceğim: “SAÇMALIYORUZ!”

Büyük lafların peşine takılarak, büyük laflardan büyülenerek “ÇOK SAÇMALIYORUZ!”

Ama böyle bu, öyle değil mi?

Peki, böyle olmaya devam edecek mi?

Etmeli mi?

2.

Bir süredir en iyi kararların nasıl alındığı tartışılıyor.

Yani sezgiyle alınan kararlar mı daha doğru çıkıyor yoksa akılla alınan kararlar mı daha doğru, daha isabetli oluyor?

Bu soru gündemde.

İş çevrelerinde bu tartışılıyor.

Bilim çevrelerinde bu tartışılıyor.

Peki, siz ne dersiniz? 

Uzun bir zamandır Batı’nın düşüncesine yön veren hâkim görüş –ki kökleri Descartes ve oradan Antik Yunan’a kadar uzanır- analitik düşünceyi yere göğe koyamıyor. Analitik düşünce dışındaki hemen her karar alma biçimini ilkel, etkisiz, rastlantısal görüyor.

Bir süredir bu birinci görüşün hegemonyasına başkaldıran görüşse –Batı düşüncesindeki felsefi altyapısını 19. yüzyılda bulduğunu söyleyebiliriz- sezgiyi öne çıkarıyor. Şimdiye kadar görmezden gelinmiş, bir kenara bırakılmış “sezgiye” hak ettiği yeri vermeye çabalıyor. Tarihin sayfalarında gördüğümüz “Büyük Adam”ın, bu “özel bilme becerisiyle” donatıldığını söylüyor. Aslında hepimizin güçlü sezgilere sahip olduğunda inat ediyor. Bu yeteneğimize sırt çevirdiğimizi haykırıyor. Yaygınlaşıyor, yaygınlaşıp çevresinde bir taraftar kitlesi elde etmeye çalışıyor.

Bu kapışmada “aklı övenler” bir tarafta, “sezgiyi baş tacı edenler” bir diğer tarafta yer alıyor.Sizce hangisi kazanacak?

İçlerinden biri galip gelecek mi?

Böyle bir şey mümkün mü?

3.

Büyük lafları seviyoruz.

Büyük laflar dikkat çekiyor.

Büyük laflar hızla karar vermemizi sağlıyor. Çünkü dünya büyük laflar sayesinde “ak” oluyor, “kara” oluyor. Düşünmeye gerek kalmıyor. Zaman harcamaya gerek kalmıyor. Baskın eğilimimiz hangisiyse onun peşine takılıyoruz. Kimileri başarılı karar almanın ardında aklı, kimileriyse sezgiyi buluyor. 

Bu sayede hafifliyoruz. Evet, HAFİFLİYORUZ!

Bu sayede zor bir işi geride bırakıyoruz : “Aklıma mı yoksa sezgilerime mi güveneceğimi biliyorum artık!”

Acaba gerçekten biliyor muyum?

Zihnimin içinde işler gerçekten böyle mi yürüyor?

 

 

 

(Read more…)

MOTOSİKLETE BİNME SANATI BİZE NE ÖĞRETİR?

MOTOSİKLETE BİNME SANATI BİZE NE ÖĞRETİR?

1.

Yavaşlık ile anımsama ve hız ile unutma arasında gizli bir ilişki olduğunu yazar Milan Kundera. Ardından şöyle der: “Gözümüzün önüne sıradan bir durum getirelim: Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şeyi anımsamak istiyor ama anı uzaklaşıyor. O anda kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, biraz önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hâlâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırıyor.”

2.

Yavaşlık anımsamakla ilgilidir ve süratlenen kişiye kolaylıkla “sen bir şeylerden kaçıyorsun” diyebilecektir başkaları.

Her şeyin olduğu gibi kalmasının istendiği bir kültürde sürat kaçıştır, terk ediştir çünkü. Hız, anımsamayı reddetmektir.

Oysa insanlar alışkanlıklarını yavaş yavaş değiştirir. Hatta birçok kez değiştirmezler bile. Gözünüzün önüne ne zaman katı alışkanlıkları olan bir insan getirseniz, aslında yavaş hareketleri ve yavaş düşünceleri olan birini getirmiş olursunuz.

Yavaşlık anımsamakla ilgilidir.

Yavaşlık alışkanlıkları korumakla, mevcut durumu devam ettirme isteği ile ilgilidir.

Yavaşlığın egemen olduğu bir kültürde hızlılık sıra dışı olacak, hızlı olana, hızdan hoşlanana garip garip bakılacaktır.

3.

Motosikletin sırtındaki insan  ”hızla” birlikte anılır.

O, yavaşlığın söz sahibi olduğu kültürlerde bir yabancıdır. Gözler onu izler ve çok geçmeden insanlar onu yargılamanın bir yolunu bulur.

Hızlı olan kaçandır, öyle düşünülür, öyle denir.

“Neden kaçar?”

“Geçmişten” denir.

Belki de sadece geçmişten değil, belki de daha ziyade artık eskimiş, pörsümüş, tükenmiş alışkanlıklardan da kaçar o. Çünkü geçmişi ardında bırakıp farklı bir geleceğe doğru atmak ister kendini.

4.

Motosiklet sırtında felsefe yapılmaz. Yeri değildir çünkü. Ama “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı”nın yazarı Robert Pirsig’in dediği gibi; onu onarırken, ona bakarken, onu temizlerken felsefe yapma şansınız vardır. Üstelik motosiklet size bir dolu deneyim yaşatmıştır. Hız konusunda, geride bırakılanlar konusunda, anın içinde olmak konusunda, rüzgârın teninize teması konusunda, bir dönemeçte hızla karar almak konusunda…

Motosiklet sırtında “düşünce” ile “eylem” arasındaki mesafe kısalır. Sporcularda da gelişmiş bir yetenektir bu.

Böylece düşünce ile eylem birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız şeyler olmaktan çıkarlar.

Birbirlerine karışır, birbirlerinin yerine geçer, birbirlerine yapışırlar.

(Read more…)

SOPANI SALLAMAZSAN TOPA VURAMAZSIN!

SOPANI SALLAMAZSAN TOPA VURAMAZSIN!

1.

Malcolm X, not defterlerinden birine şöyle yazmıştı: “Büyüklerin çocuklardan alacağı bir ders vardır: Başarısızlığa uğramaktan utanmamak, toparlanıp bir daha denemek.” Gerçekten de birçoğumuzun harekete geçmemesinin nedeni bu değil mi? Hata yapmaktan, yanlış olarak adlandırılacak bir davranışta bulunmaktan korkmak. Bu sözün devamını getirmiş, şöyle yazmış Malcolm X: “Ama büyükler olarak çoğumuz öylesine korkak, öylesine çekingen, öylesine ‘tedbirli’ ve bu yüzden öylesine içine kapanık ve yüreksiziz ki… Birçok insanın başarısızlığa uğramasının nedeni de bundan başka bir şey değildir. Orta yaşlıların pek çoğu kendilerini başarısızlıktan emekliye ayırmışlardır çoktan.”

Evet, Malcolm X’in kaleme aldığı bu notun biraz öfkeli bir tonu var. Ama bu, sözlerinin geçerliliğine de, haklılığına da gölge düşürmemeli. Hatta bu öfkeli tonun durumun yeterince anlaşılması bakımından faydası dahi var. Onun bu sözü bizi sarsıyor ve kendimize gelmemize neden oluyor. Belli ki Malcolm X “kendilerini başarısızlıktan emekliye ayıranların” ya da buna eğilim gösterenlerin yüzüne bir tokat gibi inmek istiyor. Belli ki o, daha erken yaşta, gerekli çabayı göstermeden “ununu elemiş, eleğini de duvara asmışlara” sesleniyor.

2.

“Satışta Başarı” adlı kitabın yazarı Frank Bettger beyzbolda geçerli olan bir kuralın satıcılıkta da geçerli olduğunu söyler. Aslında kanımca yaşamın her alanında geçerli olan bu kural şudur: “Sopanı sallamadıkça topa vuramazsın!” Bettger, çabalamadıkça, denemedikçe herhangi bir işten sonuç beklememizin gerçekçi olmayacağını söyler. Beyzbol sahalarının bu deyişini satış yapmaya uyarladığında, ilk yıllarında işinde başarılı olamamasının nedenini çözer. O, müşterileriyle yeterince satış görüşmesi yapmamıştır.

  3.

Kendini tanımanın ustası Dostoyevski, “Beyaz Geceler” adlı uzun öyküsünde hayaller kuran ama bir türlü harekete geçmeyen kahramanını şöyle konuşturur: “Ve şimdi kendime soruyorum: ‘Hani, ne oldu rüyalarına?’ Başımı mahzun mahzun sallayıp ‘Seneler hızla geçiyor…’ demekten başka seçeneğim yok.”

Bununla yetinmez, başka sorular da sorar kendine: “Gençlik yıllarını nasıl geçirdin?”, “En mutlu anlarını nereye gömdün?”. Ve acımasızlaşır: “Hakikaten yaşadın mı sen?” Öykünün kahramanı halen yaşamını değiştirecek bir şey yapamasa da sonunun nasıl olacağını görmüştür: “Geride aptalca rüyalardan, budalaca hayallerden başka bir şey bırakmadan, bir hiç, yuvarlak bir sıfır olarak çekip gitmek…”

(Read more…)

NEDEN BİR E-KİTAP YAZDIM?

“Şirketinizin Kârını Nasıl Artırırsınız?” isimli kitabımı yazarken, bu kitabı aynı zamanda bir e-kitap olarak yayımlamanın güzel olacağını düşündüm. Son zamanlarda internet ve sosyal medya üzerine okuduğum kitaplar da bu düşüncemi destekliyordu. Ayrıca bu, Türkiye’de bir ilk olacaktı. Bugüne dek benim düşlediğim nitelikte ve kapsamda bir e-kitap Türk okuyucusuyla buluşmamıştı. Evet, karar vermiştim: Bu ilki gerçekleştirmek güzel olacaktı!

Kitapla ilgili çalışmamdan haberdar olan birkaç arkadaşıma e-kitapla ilgili düşüncemi açıkladığımda meraklı gözlerle bana baktılar. Bir insan koskoca bir kitap yazıp neden onu internet üzerinden ve üstelik ücretsiz olarak dağıtırdı ki? Soruları da bu yönde oldu: “Neden kitabı ilk önce bastırmak varken internette yayımlıyordum?”

Onlara bana mantıklı gelen yanıtlar verdim. İkna oldular mı bilmiyorum. En azından nezaket gösterdiler, sessiz kalıp olgunlukla karşıladılar beni. İçlerinden ikisi ne yaptığımı bildiğime inandığını söyledi. Arkamdaydılar :)

Şimdi sizlere neden ücretsiz bir e-kitap sunduğumu anlatmak istiyorum. Çünkü aranızda merak eden okuyucularım, izleyicilerim veya arkadaşlarım olabilir. Herkese bu sayede toplu bir yanıt vermiş olacağım. Ayrıca kitabın öyküsünü paylaşmamın anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Kitap yazmaya bir süredir ara vermiştim. Tamamen mesleki yoğunluktu nedeni. Son altı yıldır kendimi oldukça yoğun bir çalışma temposuna kaptırmıştım. Yazmaksa sadece zaman değil, aynı zamanda yüksek odaklanma istiyordu. Ara sıra makaleler kaleme alsam bile bir kitap yazmaya başlayacak planlamayı yapamamıştım. Üstelik okumakla yazmak arasında kaldığımda hep okumayı seçerim. Buna bağlı olarak, işlerden artan kalan son derece kısıtlı zamanımı da daha çok bir okuyucu olarak değerlendirmeyi tercih ettim.

Bir süredir aradığım fırsatı 2011 sonunda yakaladım. Arka arkaya iki kitap birden kaleme aldım. Biri isminden rahatlıkla anlayacağınız üzere şirket yönetimi üzerine: “Şirketinizin Kârını Nasıl Artırırsınız?”. Diğer kitabımın ismiyse şimdilik bende kalsın. Konusunu şirketler değil, bireyler oluşturuyor. Sözü kısa keseyim ve kısmetse bu yıl içinde okuyucusuyla buluşacağı haberini vereyim.

Alışılmış Olanın Dışına Çıkmak

Sonuçta “Şirketinizin Kârını Nasıl Artırırsınız?”ın ilk önce bir e-kitap olarak yayımlanması gerektiğine karar verdim. Raflardaki yerini alması daha sonraki işti.

Aslında bu kararı da hemen vermedim. Hatta fikir ilk aklıma geldiğinde epey tereddüt ettim, epey bocaladım. Sonuçta geleneksel yaklaşıma aykırıydı bu. Sanırım beni kışkırtan kilit sözcüklerden biri buydu: “Geleneksel”.

Bana “geleneksel olmayanı” denemek iyi bir fikir gibi göründü.

(Read more…)

7 SORUDA “ŞİRKETİNİZİN KÂRINI NASIL ARTIRIRSINIZ?”

7 SORUDA “ŞİRKETİNİZİN KÂRINI NASIL ARTIRIRSINIZ?”

7 Soruda Şirketinizin Kârını Nasıl Artırırsınız?

Baştan söyleyeyim, bu yazının amacı yedi soruda “Şirketinizin Kârını Nasıl Artırırsınız?” adlı kitabımı tanıtmak. Dolayısıyla sorular ve yanıtlar şirket kârlılığı üzerine değil, kitap üzerine. Ama elbette yanıtlarım size kitabımda neler anlattığımla ilgili fikir verecektir.

1.Soru: Bu kitap hangi şirketler için yazıldı?

Elbette kitap daha ziyade kârlılık sorunu olan şirketler göz önünde tutularak yazıldı. Dolayısıyla kârlı olmayı önemsiyor, nasıl kârlı olacağınızı gayet iyi biliyorsanız ve üstelik pratikte başarılıysanız, bu kitap size daha az fayda sağlayacaktır. Ama sağlayacaktır!

Kitabın daha çok kriz içindeki işletmelere veya kârlılık sorunu olan işletmelere fayda sağlamak konusunda iddiası var. Bu noktadaysa küçük şirket veya büyük şirket gibi bir ayrıma gitmedim. Çünkü temel ilkeler ve sistematik aynıdır.

2. Soru: Bu kitabı kimler okumalı?

Kârlılık konusu önemseyen herkes okumalı. Farkındayım, bu geniş bir yanıt. Biraz daha açmak istiyorum. Bu kitabı yazarken karşımda şirketini kurtarmak isteyen biri var diye düşündüm ve onunla konuşur gibi yazdım. Bazısı için öğretici özellikleriyle öne çıkarken bazısı için belki de daha ziyade bildiği ama uygulamadığı ya da bir zamanlar bildiği ama artık anımsamadığı noktalara işaret edecek. Dolayısıyla kitapta şirketin başındaki kişiye seslendim ama kitaptan faydalanacak kişilerin bu kadarla kısıtlı olması gerektiği anlamına gelmiyor bu.

Örneğin kitap liderlik etmekle ilgili birçok noktaya işaret ediyor. Ayrıca bir işletmenin temel başarısı için gerekli en önemli noktaları sıralıyor. Dolayısıyla şirket sahipleri, örneğin KOBİ’lerin yönetim kurulları, genel müdürler, genel müdür adayları ve yüksek hedefleri olan tüm genç çalışanlar kitapta kendileri için bir şeyler bulacaklardır.

Evet, ben bu kitabı iş hayatında yükselmek isteyen gençlere özellikle tavsiye ediyorum. Bir işletmede önemli olan noktaları hızla anlamalarını sağlayacaktır.

3. Peki, “bir kitap okudum ve şirket kurtardım” demek mümkün mü?

Neden olmasın? Eğer okuduğunuz çok iyi bir kitapsa pek çok şey mümkündür. Pek çok şey! Şunu unutmayalım: Kitaplar sadece öğretici olmakla kalmaz, bir diğer önemli özellikleri de esin verici olmalarıdır.

4. Soru: Kârlılık sorunu olan bir şirketin öncelikleri kârlı bir şirketin önceliklerinden farklı mıdır?

Elbette farklıdır! Birinin temel meselesi hayatta kalmak, yaşamını garanti altına almaktır. Dolayısıyla öncelikleri farklı olacaktır. Her ikisinin de mali işler birimi, müşterileri, ürünleri vardır. Hemen bütün şirketler bu konularda birbirine benzer. Bu açıdan bakıldığından “kârlı olmayan şirketler” ötekilerden farklı değildir. Fark, “ajandayla ilgilidir”.

(Read more…)